ZOR BİR DOSYA: BEKTAŞÎLİK
“Kavranması, üzerinde konuşulması ve yorumlanması en zor tarikat hangisidir?” diye sorulsa, cevap muhtemelen “Bektaşîlik” olurdu. Bunun, tarihin derinliklerine doğru uzanan bazı makul ve somut sebepleri var:
Evvela, teşekkül devresinin başlangıcı olarak ifade edilen Babaî İsyanı’nın doğduğu siyasî, sosyal ve ekonomik şartların dikkatlice çözümlenmesi, bir müşkül olarak önümüzde duruyor. Erken dönem Osmanlı fetihlerine katılarak Rumeli’ye akın eden ilk Bektaşîlerin -ki o zaman henüz bu isimle anılmıyorlardı- zihin ve ruh dünyası da keza yakından tetkik edilmelidir.
Hayatı tümüyle menkıbelerle örülü durumdaki Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî bir şahsiyet olarak gerçek portresini çıkarmak, konuyla alâkalı bir başka zorluktur. Dönem kaynaklarında neredeyse kendisine hiç atıf yapılmayan Hacı Bektaş’ın bilahare büründürüldüğü “mitolojik” karakter, hem şahsını hem de adını verdiği tarikatı doğru bir bağlama oturtmayı güçleştirmektedir.
Bektaşîliğin Osmanlı İmparatorluğu’nun vurucu gücü durumundaki Yeniçerilerle bağlantısı ve Osmanlı müesses nizamının dinî algısıyla Bektaşîliğin münasebetleri, odaklanmak gereken bir diğer noktadır. 1826’da devletin nihaî demir yumruğunu yiyinceye kadar tarikatın geçirdiği dönüşümler, aynı zamanda Osmanlı dinî ve siyasî tarihinin de ayrıntılı biçimde okunmasını gerektirmektedir.
Ekonomik kudret bağlamında, Bektaşîliğin kendine has yapısı, onu diğer tarikatlardan ayırmaktadır. Özellikle Osmanlı taşrasındaki dergâh ve tekkelerin aynı zamanda birer iktisadî işletme olduğu düşünüldüğünde, Bektaşîliğin serencamının yüzyıllar içinde siyasetin yanı sıra ekonomik dalgalanmalar eşliğinde de okunması gerektiği görülmektedir.
Bektaşîlik üzerindeki Hurufilik ve Şia etkileriyle tarihî süreç içinde bu unsurların tarikatın şekillenmesinde oynadıkları roller, yine konuyu kavramayı güçleştiren noktalardandır. Klâsik anlamda Şiî inanç dünyası içinde mütalaa edilemeyecek farklılıklar içeren Bektaşîliğin, Anadolu-İran ekseninde nereye oturtulacağı, ciddi bir meseledir.
Hem mensuplarının yaşantısı ve din algısı hem de yüzyıllar içinde oluşan literatür düşünüldüğünde, Bektaşîliğin Sünnî İslâm’a ciddi bir mesafesinin bulunduğu, inkâr edilemez bir hakikattir. Şu durumda, Bektaşîliğin ana akım İslâmî yorumlarla ilişkisi de, çözümlenmesi gereken bir problem olarak karşımızda durmaktadır.
Nihayet, Bektaşîliğin Müslümanların geneli nezdinde “meşkuk” ve “merdud” durumdaki mahfillerle oldukça yakın ilişkiler geliştirmesi (1826’dan sonra masonlarla girilen derin angajmanlar veya son dönemde bazı Bektaşî ileri gelenlerinin İsrail’le aynı karede görünmesi vb.), karşı karşıya bulunulan tablonun ayrıntıları konusunda zihinleri bulandırmaktadır.
Derin Tarih olarak, Bektaşîlik dosyasıyla karşınıza çıkarken, tüm bu ve benzeri zorlukları zihnimizin bir kenarında tutarak çalıştık. Uzman isimlerin yetkin katkılarıyla, manzaranın biraz olsun netleştiğini umuyoruz.
Yeni özel sayılarımızda, hayırla görüşmek dileğiyle…
NELER VAR?
Ortaya koyduğu tasavvufî söylemlerle bilhassa kırsal kesimdeki geniş Türkmen kitleler üzerinde etkili olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin hayatını ve Bektaşîliğin nasıl kurulduğunu Prof. Dr. Haşim Şahin kaleme aldı.
Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak Hoca çok katmanlı bir yazıyla Kızılbaş, Alevî, Bektâşî terimlerinin ortaya çıkışından bugüne benzerliklerini ve ayrışmalarını dönemsel faktörleri dikkate alarak ortaya seriyor. Onun satırlarından 13. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sundaki karmaşık dinî-sosyal yapılanmaların öznelerinden biri olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin etrafında gelişen bir kültten beslenerek tezahür eden Bektaşîliğin nasıl 16. yüzyılda tarikata dönüştüğünü okurken, Kızılbaş ve Alevîlerle olan itikadî, sosyal ve yapısal ayrımların ayırdına varmak mümkün.
Bektaşîliğin Hacı Bektâş-ı Velî sonrasındaki gelişimini Prof. Dr. Harun Yıldız değerlendirdi.
Bektaşîlikteki dört kapı ve kırk makam öğretisinin detaylarını Duygu Alkan Erdoğdu yazdı.
Anadolu’da hoşgörü ve kardeşlik geleneğinin sembol mekânlarından olan Hacı Bektâş-ı Velî Külliyesi’nin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihine Prof. Dr. Semra Günay ışık tuttu.
Bektaşî geleneğinde sadece sözde değil, fiilde de olgunluğun temeli olan ahlâk anlayışının bilinmeyenlerini H. Dursun Gümüşoğlu ve Kâzım Balaban kaleme aldı.
Bektaşîlikteki temel inanç prensiplerini yansıtan ve pek çok farklı işlevsel formu barındıran Bektaşî nefeslerini; köken, kapsam ve repertuar açısından Prof. Dr. Cenk Güray ve Dr. Ezgi Tekin değerlendirdi.
40 yıla yakın süre Hacı Bektâş-ı Velî’nin hizmetinde bulunarak Anadolu’nun önde gelen kadın sûfîlerinden biri olan Kadıncık Ana’nın şaşırtıcı misyonu ve Anadolu’da Bektaşîlik mayasının tutmasına olan katkılarını Doç. Dr. Kemal Ramazan Haykıran satırlarına taşıdı.
Bektaşîlik geleneğinde, insanın hakikate ulaşma yolunda en önemli rehber olan aşkın Bektaşî nazariyesine H. Dursun Gümüşoğlu mercek tuttu.
Ehl-i Beyt sevgisinin Alevî- Bektaşî geleneğindeki önemine Prof. Dr. Sadullah Gülten değindi.
Fütüvvetnâmelere göre Ahîler, Bektaşîler ve Alevîler arasındaki benzerlikleri Prof. Dr. M. Saffet Sarıkaya inceledi.
Günlük hayattan ve teşrifattan örneklerle Yeniçerilik-Bektaşîlik arasındaki ilişkinin bilinmeyenlerini Doç. Dr. Aziz Altı yazdı.
Klasik dönemde Osmanlıların fetihlerine eşlik ederek halk ile devlet arasındaki bağların güçlenmesinde etkili olan tarikatların Rumeli’deki etkin rolüne Doç. Dr. Huriye Bostanoğlu ışık tuttu.
Hem bir gâzi hem de bir veli olarak kabul edilen Sarı Saltuk’un Bektaşîlikteki yeri ve önemini Dr. Nazan Aydoğdu kaleme aldı.
Sadece Bektaşîlik için değil, Türk tarihi için de önemli bir figür olan Sarı Saltuk’un hayatına dair detayları Doç. Dr. Ayşegül Kılıç’tan öğrendik.
Günümüzde Bektaşîlikle ilgili ritüellerin en güçlü şekilde yaşatıldığı Arnavutluk’taki yeniden inşa çalışmalarına Prof. Dr. Haşim Şahin ile yakından baktık.
Tepedelenli Ali Paşa’nın himayesiyle 18. yüzyılın sonunda Arnavutluk’ta hayat bulan Bektaşîliğin, Osmanlı’nın zayıflamasıyla nasıl Arnavut milliyetçiliğine dahil edilerek Osmanlı karşıtı hareketlerin önemli bir unsuru hâline geldiğini Mikail Türker Bal satırlarına taşıdı.
“Bektaşî Devleti Projesi”nin ardında kimler var? Sorusunun cevabını Dr. Abdylkader Durguti’den aldık.
Memlûkler döneminde Mısır’a girerek buradaki varlığını beş asır sürdüren Mısır Bektaşîliğine damgasını vuran üç önemli isim olan; Kaygusuz Abdal, Ahmed Sırrı Dedebaba ve Bektaşîliğin kurumsal anlamda Amerika Birleşik Devletleri’nde temsil edilmesini temin eden Baba Receb’e dair merak edilenleri Prof. Dr. Salih Çift yazdı.
Sarı Saltuk’tan sonra Balkan eren hareketinin ikinci halkası olan Otman Baba’nın Bektaşîlik tarikatını benimsemiş ya da bu tarikat hinterlandında faaliyet göstermiş bir eren miydi, yoksa bu izafe sonradan mı yapılmıştı? sorularının cevaplarını Prof. Dr. Tuncay Bülbül ile bulmaya çalıştık.
Kanûnî Sultan Süleyman’ın daveti üzerine Budin seferine katılan ve fethin ardından vefat eden Bektaşî dervişi Gül Baba’nın Budapeşte’deki izlerini Yüksek Mimar Mehmet Emin Yılmaz sürdü.
Son dönemin önemli Bektaşî şeyhlerinden Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın hayatını, düşüncelerini ve onun dilinden Bektaşîliği anlatan bir nefesin ayrıntılı tetkikini Prof. Dr. İsmail Güleç kaleme aldı.
1826 yılında II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasıyla birlikte büyük bir darbe alan Bektaşîliğin yaşadığı dönüşümü Prof. Dr. Fahri Maden değerlendi.
Osmanlı Devleti’nin Bektaşîliği yasaklamasının nedenlerini Osmanlı kaynakları ve kayıtları ışığında Prof. Dr. Zekeriya Işık tetkik etti.
Kök değerler başta olmak üzere; millî, manevî ve evrensel değerleri de barındıran fıkraların Bektaşî geleneğindeki yeri ve önemine Prof. Dr. Zülfikar Bayraktar değindi.
Rus oryantalistler tarafından Çarlık döneminden itibaren Bektaşîlik üzerine yürütülen çalışmaların ayrıntılarını Doç. Dr. Mesut Karakulak satırlarına taşıdı.
Tarikatın teorik ve felsefî yapısını Bektaşî mutfağına ait çeşitli yiyecekler ve bunların tüketimi üzerinden Doç. Dr. Merve Özgür Göde ve Doç. Dr. Sema Ekincek açıkladı.
Tarih Okuyan Şaşırmaz