Bizden Siz

Osmanlı güneşinin artık gurûba doğru meyletmeye başladığı ve geniş bir coğrafyanın her köşesinde çözülme alametlerinin belirdiği o zor zamanlarda, bugün bile hâlâ isimleri canlı biçimde anılan bazı mühim şahsiyetler yetişmiştir. Bunu hem Osmanlı toprağının mümbitliğiyle hem de mezkûr zevatın kendi kabiliyetleriyle izah etmek mümkündür. Onlardan biri, hiç şüphesiz ki Ahmet Cevdet Paşa’dır (1823-1895). Bulgaristan’ın Lofça kasabasında, Kırklareli’nden Prut Savaşı’na (1711) katılmak üzere ayrılan, sonrasında da Lofça’ya yerleşerek orada kalan Yularkıran Ahmed Ağa’nın torunu olarak doğan Ahmed Cevdet Paşa, ilmî çalışmalarının yanı sıra bürokrasi ve siyaset basamaklarını da hızlı bir şekilde tırmanan, bereketli ömrüne çok fazla vazife ve makam sığdıran, tüm...

Seyyid Ahmed Han’ın Gözünden Kolonyal Sadakatin Gölgesinde 1857 Hint Ayaklanması

1857 Hint Ayaklanması, modern Hindistan’ı anlamak isteyenler için göz ardı edilmemesi gereken bir hadisedir. Bu büyük kırılmayı “içeriden” okumamıza imkân tanıyan metinlerden biri de İslâm modernizminin kurucularından kabul edilen Seyyid Ahmed Han’ın Esbâb-ı Beġavât-ı Hind adlı risalesidir. Risalesinde bizzat şahitliklerini aktaran Ahmed Han’ın ayaklanma hakkında tarafsız bir değerlendirme sunduğunu söyleyemeyiz. Hatta kendisinin İngiliz idaresine duyduğu sadakatin yorumlarına sirayet ettiği aşikârdır.

Der Beyân- Menâkıb-ı Serencâm-ı Evliya Dilâver Cebeci Râhmetullah-ı Aleyh

Dilaver Cebeci, şiirleri kadar kaleme aldığı mizahi hiciv yazılarıyla da Türk edebiyatında kendine has bir yer edinmiştir. Evliya Çelebi üslubunu günümüze taşıyan “Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi” başlıklı mizahi hiciv yazılarında, mazi ile an’ı ustaca harmanlar. 17. yüzyıl Türkçesiyle modern hayata ayna tutan bu metinler, hem düşündüren hem de tebessüm ettiren bir anlatı sunar. Cebeci’nin dili, unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri yeniden hatırlatarak Türkçenin zenginliğini gözler önüne serer. Tahir Günay’ın kaleminden istifadenize sunduğumuz metin, Cebeci’nin edebî mirasına ve geleneğe duyulan hürmetin bir nişanesi…

Cevdet Paşa’yı Tarihe Döndüren Bir Kitap Mı?

Hem ilim, irfan kapasitesi, yorum ve telif kabiliyeti, hem de idare ve icra kudreti bakımından Tanzimat’ın güçlü paşalarından ve âlimlerinden biri olan Ahmed Cevdet Paşa da -Sultan Abdülhamid’in yakını ve hürriyet kahramanı Midhat Paşa muhalifi olması hasebiyle- II. Meşrutiyet’in ilânından sonra gözden düşenlerdendi. Bu “büyük” suçlar unutulmasına, hatta adının kötüye çıkarılmasına ziyadesiyle yetmişti. Ona itibarını yeniden kazandıran ise Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in teklif ve talebiyle hazırlatılıp 1940’ta yayımlanan Tanzimat I kitabı olacaktır.

Bizden Size

Osmanlı ordusuyla Sırp Prensi Lazar Hrebelyanoviç komutasındaki Hıristiyan kuvvetlerinin 1389’da karşı karşıya geldiği Kosova Ovası, tam 600 yıl sonra, 28 Haziran 1989 günü -savaşın yıldönümünde- yaklaşık bir milyon Sırp milliyetçisini ağırlıyordu. Gün boyu devam eden etkinliklerin en dikkat çekici kısmı, Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in yaptığı uzun ve hamasî konuşmaydı. Savaşta ölen Sırpların anısına 1953’te inşa edilen 25 metre yüksekliğindeki anıtın (Gazimestan) önünde konuşan Miloseviç, sözlerine Kosova Savaşı’nın Sırplar ve bütün Avrupa için önemini hatırlatarak başladı. “Savaşın yıldönümünde, Sırbistan artık kendi devletine, ulusuna ve ruhî bütünlüğüne kavuşmuştur. Bugün artık Kosova Savaşı’nın gerçekleriyle efsanelerini birbirinden ayırmak çok zor hale gelmiştir. Zaten...

Tokat Zile Kalesi

Tokat, asırların biriktirdiği kültürü ve medeniyetiyle ziyaretçisini büyüleyen kadim bir durak. Zile Kalesi ise yalnızca bir savunma yapısı değil; Roma’dan Osmanlı’ya uzanan tarihî hafızanın en ihtişamlı tanığı. Gaius Julius Caesar’ın “Veni, Vidi, Vici” sözleriyle tarihe geçen zaferi de bu topraklarda yankılanır. Beş bin yıllık geçmişiyle katman katman derinleşen Zile, inançtan sanata, ticaretten efsaneye uzanan çok yönlü bir mirası muhafaza eder. Bugün ise bizi, Zile Bağları’nın dinginliğinde geçmişle geleceğin iç içe geçtiği benzersiz bir yolculuğa davet ediyor.

Bir film, bir şarkı, bir aşk hikâyesi, bir bestekâr

Tarihin kıyısında kalmış küçük bir rivayet, bir roman, bir beste ve kayıp bir film… Hepsi bir araya gelince karşımıza hem sinema hem musiki hem de kültür tarihine uzanan büyüleyici bir hikâye çıkıyor. 1950 yapımı “III. Selim’in Gözdesi”, Mısır filmlerinin etkisiyle şekillenen erken dönem Türk sinemasının izlerini taşırken, ardındaki anlatı bizi Sadullah Ağa’nın hayatına ve III. Selim devrinin sanat iklimine götürüyor. Gerçek ile efsanenin iç içe geçtiği bu yolculukta, bir bestekârın kaderi ile bir filmin kayboluşu âdeta birbirine paralel ilerliyor. Hem Yeşilçam öncesi sinemanın serüvenini hem de Osmanlı musikisinin zarif dünyasını yeniden keşfetmeye hazır mısınız?

Rusya’nın Agresif Balkan Politikasının Arka Planı

Agresif Balkan politikaları nedeniyle Rusya, bölgedeki savaşlarda yüzbinlerce askerini kaybetti. Sadece Kırım Savaşı’nda ulusal borç 108 milyon rubleden 533 milyon rubleye fırladı, 1878’de ise kâğıt para %31 değer kaybetti. Öyleyse tek kilometrekare toprak dahi kazandırmayan ve Balkanlar’da Rus nüfuzunun tesisine de hizmet etmeyen bunca savaşa değer miydi? Üstelik bunca fedakârlığa rağmen bağımsızlıklarını kazanan Balkan halkları, Avrupa devletlerini Rusya’ya tercih edeceklerdi. Görünen o ki 19. Yüzyılda Balkanlar’daki politik oyunda Osmanlı kadar Rusya da kaybetmişti.

Bizden Size

Tarihin en ihtişamlı devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu, geride bıraktığı çok boyutlu ve derin izler sayesinde sadece Müslüman zihinlerde değil, Avrupa’da -hatta Afrika ve Asya’da- bugün hâlâ yaşamaya devam etmektedir. Osmanlı güneşinin ışıkları öylesine güçlü ve parlaktır ki, bu durum, bilhassa Anadolu’da Osmanlı öncesinde var olan birikimin gözlerden kaçmasına yol açabilmektedir. “Osmanlı öncesinde” derken kastettiğimiz dönemlerin başında elbette Türkiye Selçukluları -Anadolu Selçukluları geliyor. Oysa Türkiye Selçuklularının hâkim olduğu asırlar, “Osmanlı’yı hazırlayan mukaddime” olarak tavsif edilmeye layık bir medeniyet devrine işaret eder. Bu sayımızda, Türkiye Selçukluları döneminde Anadolu’yu âdeta bir vücudun içindeki damarlar gibi saran kervansaraylar ağına odaklanıyoruz. Niçin sadece kervansarayları...

Sancak ve Preşova’da Osmanlı Ruhunu Yansıtan Ramazanlar

Sancak ve Preşova’da Ramazan, çarşıların canlandığı, camilerin dolup taştığı, sofraların bereketle kurulduğu bir zamandır. Pitica’dan Boşnak pilavına uzanan zengin ve bereketli sofralar, iftardan sonra şenlenen sokaklar ve bayram coşkusu, bu topraklarda Osmanlı mirasının hâlâ yaşadığını gösteren güçlü ve köklü bir kültürel hafızayı gözler önüne sermektedir.