Bizden Size

Tarihin en ihtişamlı devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu, geride bıraktığı çok boyutlu ve derin izler sayesinde sadece Müslüman zihinlerde değil, Avrupa’da -hatta Afrika ve Asya’da- bugün hâlâ yaşamaya devam etmektedir. Osmanlı güneşinin ışıkları öylesine güçlü ve parlaktır ki, bu durum, bilhassa Anadolu’da Osmanlı öncesinde var olan birikimin gözlerden kaçmasına yol açabilmektedir. “Osmanlı öncesinde” derken kastettiğimiz dönemlerin başında elbette Türkiye Selçukluları -Anadolu Selçukluları geliyor. Oysa Türkiye Selçuklularının hâkim olduğu asırlar, “Osmanlı’yı hazırlayan mukaddime” olarak tavsif edilmeye layık bir medeniyet devrine işaret eder. Bu sayımızda, Türkiye Selçukluları döneminde Anadolu’yu âdeta bir vücudun içindeki damarlar gibi saran kervansaraylar ağına odaklanıyoruz. Niçin sadece kervansarayları...

Sancak ve Preşova’da Osmanlı Ruhunu Yansıtan Ramazanlar

Sancak ve Preşova’da Ramazan, çarşıların canlandığı, camilerin dolup taştığı, sofraların bereketle kurulduğu bir zamandır. Pitica’dan Boşnak pilavına uzanan zengin ve bereketli sofralar, iftardan sonra şenlenen sokaklar ve bayram coşkusu, bu topraklarda Osmanlı mirasının hâlâ yaşadığını gösteren güçlü ve köklü bir kültürel hafızayı gözler önüne sermektedir.

Babadan Oğula Merhamet ve Hicran Notaları: “Kimseyi Perişan Etme Allah’ım…”

Alaeddin Yavaşça’nın bestesiyle ölümsüzleşen bir güftenin izini sürerek musikinin derinliklerinden Türkiye’nin çalkantılı yıllarına yürüyoruz. Hikâyenin merkezinde hekim, şair ve talihsiz bir baba olan Rahmi Duman var. İstanbul Erkek Lisesi’nden 12 Mart döneminin karanlık günlerine uzanan bu hatıra, bir aşk şarkısının arkasındaki yakıcı hakikati gözler önüne seriyor. Musikinin kudretiyle yoğrulmuş bu dram, sanatın hayattan nasıl doğduğunu ve acıyı ruhu titreten bir esere nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. İşte, ağlayan gözlerin merhamet ve hicran notaları olan o mısralar…

Tarikatları ve Cemaatleri Nereye Bağlayalım?

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının üzerinden tam bir asır geçmişken tasavvuf tarihçisi Hasan Kâmil Yılmaz’ın riyasetinde Meclis-i Meşâyih Defterleri 9 ciltlik bir külliyat olarak neşredildi. Önemli bir müessesenin bugüne intikal eden hemen bütün defterlerini ve evrakını ilmî usullerle Latin harflerine aktararak, özetleri ve künye bilgileriyle veren bu külliyat pek çok sahaya ışık tutacaktır. Zira tekke ve medreseler, İslâm dünyasının ilim-irfan-fikir-sanat- edebiyat-halk kültürü sahalarını ve yaşama üsluplarını etkileyen en önemli müesseselerdi.

Bizden Size

Ellerini kaldırdıkça kaldırmıştı. “Bana verdiğin sözü ve ahdini tahakkuk ettirmeni bekliyorum!” diye yalvarıyordu, durmaksızın. Israrla kollarını yukarıda tuttuğu için, ridâsı omzundan düşüyor, ama o aldırmadan duayı sürdürüyordu. Karşı karşıyaydılar işte. Çok değil, iki sene önce kendilerini çok sevdikleri Mekke’den çıkaran kibirli ve inkârcı güruh, şimdi Bedir’de yalın kılıç karşılarındaydı. Hz. Peygamber, ilahî vaadin yerine gelmesi için ısrarla Rabbine yakarırken, melekler kılıçlarını çoktan kuşanmıştı. Ve elbette zafer, o bir avuç mü’minin olacaktı. Tarihler, hicrî ikinci yılın Ramazan ayının 17’nci gününü (12 Mart 624) gösteriyordu. * * * Çekilen onca sıkıntının ve verilen zorlu sınavların ardından, Müslümanlar akın akın Mekke’ye giriyordu. Kan...

İstanbul’u Kaybetmek Neden Kıyamet Alameti Oldu?

Doğu Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlaşmasıyla birlikte Kostantiniye’yi kaybetme korkusunun kıyamet söylenceleriyle iç içe geçtiği görülür. 1453’te şehir Türklerin eline geçtiğinde halkın Ayasofya’da kıyameti beklemesi bundandır. Şehrin Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle birlikte bu söylenceler Türkler arasında yayılmış ve bu defa mesiyanik rivayetlerle örülen İstanbul’u kaybetme korkusunu omuzlamak onların nasibine düşmüştür. Böylece kentin Türk ahalisi başına gelen her felaketi kıyamet alameti olarak görüp İstanbul’u tehdit eden her düşmanı Deccâl bildi.

Thomas Babington Macaulay’ın Eğitim Raporu

19. yüzyılda Hindistan’da askerî ve iktisadî tahakkümünün yanında eğitim İngiliz sömürgeciliğinin en etkili araçlarından biri hâline geldi. Bu toplumsal mühendislik girişiminin yol haritası ise Thomas Babington Macaulay’ın 1835 tarihli meşhur “Eğitime Dair Rapor”u tarafından çizildi. Macaulay’ın önerilerinin resmî bir eğitim politikası hâline getirilmesiyle birlikte 1835’te İngilizce Hindistan’ın resmî dili yapıldı. İngilizce eğitim veren modern okullar Batılı değerlerle barışık yerli bir sınıfın doğmasına yol açtı.

Cihangir Camii

Kanûnî Sultan Süleyman’ın en hassas mizaca sahip evladı Şehzade Cihangir, bedensel rahatsızlığı ve kırılgan ruhuyla Osmanlı tarihinde hüzünlü bir yer tutar. Rivayete göre ağabeyi Şehzade Mustafa’nın katli, Cihangir’in zaten zayıf olan bünyesini ve ruhunu derinden sarsmış, kısa süre sonra vefatına yol açmıştır. Kanûnî, oğlunun erken ölümünün ardından büyük bir keder yaşamış ve bu acıyı İstanbul’un siluetine kazımak istemiştir. Mimar Sinan’a yaptırılan Cihangir Camii, bu yasın ve baba sevgisinin mimariye yansımış hâlidir. İstanbul Boğaz’ına nazır konumuyla cami hem bir hatıra mekânı hem de Osmanlı tarihinin sessiz bir matem tanığı olarak varlığını sürdürür.

Bizden Size

Lise ikinci sınıfa giderken, edebiyat hocamız Zeki Bey, o günlerde yeni çıkmış bir kitabı elime tutuşturmuş ve “Bunu mutlaka okumalısın!” demişti. Değerli araştırmacı ve yazar Beşir Ayvazoğlu’nun, -kendi deyimiyle- “ışıltılı dünyalarına kapılarından baktığında bile gözlerinin kamaştığı” kırk ismin biyografisini konu edinen Defterimde Kırk Sûret adlı harika eseriydi bu. Nedendir bilmiyorum, o şahsiyetler içinden en çok Necmeddin Okyay hatırımda kaldı. Herhalde kendi dünyama onu çok yakın hissettiğimden… Aradan geçen yıllar içinde Necmeddin Okyay’a dair ne bulduysam okumaya başladım. Derken, bütün okuduklarımın beni aynı isme çıkardığını gördüm: Prof. Uğur Derman. Merhum Okyay’ın en yakın ve en uzun süreli talebesiydi kendisi ve Okyay’la...

Harem-i Hümâyun’da Musiki – 5

Pek çok sahada Batılılaşma hamlelerinin gözlemlendiği Sultan II. Mahmud devrinde Avrupa devletlerinin askerî mızıka takımı örnek alınarak Muzıka-yi Hümâyun kurulmuştur. Giuseppe Donizetti’nin öncülüğünde yürütülen çalışmalar sayesinde bu kurum kısa sürede askerî bando olmanın ötesine geçerek âdeta bir konservatuvar hüviyeti kazanır. Sultan Abdülmecid döneminde Batılı tarzdaki müzik faaliyetleri sürdürülmüş; haremdeki kadınlardan oluşan 80 kişilik bir teşkil edilmiştir. Sultan Abdülaziz ise icra ettiği enstrümanlar ve bestelediği eserlerle hem Doğu’nun hem de Batı’nın semalarında süzülmektedir. Böylece Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran nağmeler, iki dünyanın estetik anlayışını bir araya getiren bir karakter kazanmıştır.