 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
|
 |
|
|
|
İŞTE GERÇEK ULUBATLI
İstanbul'un fethi sırasında Kostantiniyye'nin surlarına sancağı diken ilk Osmanlı askeri kimdi? Son zamanlara kadar 'Ulubatlı Hasan' olarak verdiğimiz bu sorunun cevabı, yeni keşiflerle birlikte değişme yolunda. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u 29 Mayıs 1453'te fethetti etmesine ama ne fetih, ne de Fatih tartışmaları bitmek biliyor. Öte yandan yeni bulunan tarihî veriler, İstanbul surlarına kadar çıkmayı başaran ilk askerin farklı biri olduğunu ortaya koymamıza elverir nitelikte.
|
 |
 |
 |
 |
27 MAYIS ANAYASASI (YAHUT YENİ ANAYASA) HAKKINDA "DİNİ GÖRÜŞ"
Bazı meseleleri anlatabilmek ve umumiyetle atlanan birkaç önemli hususu tekrar hatırlatmak için Türkiye'de askerî darbeler ve müdahalelerle dinî fikirlerin ve hareketlerin canlanması, bunların yeni bir aşamaya geçmesi, görünürlüğü, iktisadî imkânları, iktidara yakınlaşması arasında kronolojik olarak doğru orantılı fakat çok yönlü, karmaşık ve problemli bir ilişki olduğuna ısrarla işaret ediyoruz.
Durum açıkça böyle olmakla beraber kimse duymuyor, duymak istemiyor. Çünkü bu soğuk ve zor gerçek kurmaca yönleri baskın ve Türkiye'nin gerçeklerini, imkânlarını, tehditlerini örtmek ve hafifletmek hususunda birbirlerinin 'müttefiki' olan 'karşıt' tarafların işine gelmiyor. Herhalde 60 İhtilâli sonrasında Türkiye derin yarılmalara ve acılara hedef kılınırken neredeyse eş zamanlı olarak Sosyalist, İslâmcı ve Milliyetçi hareketlerin anormal yükselişi sadece dünyadaki gelişmelerle, 61 Anayasasının 'özgürlükçülüğü' ile açıklanabilecek cinsten değildir.
İSMAİL KARA
|
 |
OTORİTERLİK PERDESİ, DEMOKRASİ PROVASI: SERBEST FIRKA
Hakkında daha evvel yayınlanmış bir kitapta "Üç Devirde Bir Adam" olarak tanımlanan Ali Fethi Okyar'ın yeni bulunan evrakı, II. Abdülhamid döneminden Erken Cumhuriyet'e ulaşan bir zaman dilimi hakkında ilginç ipuçları sunmaktadır.
Değişik tarihlerde ve genellikle gelişmeler sonrasında kaleme alınmış notlar ve belge suretlerinden oluşan söz konusu evrak, düzenli tutulmuş bir günlük önemini haiz değilse de, hangi bilgilerin Ali Fethi Okyar'a ait olduğunun anlaşılamadığı yukarıda anılan çalışmanın tersine araştırıcılara önemli miktarda hammadde sunmaktadır.
Mekteb-i Harbiye-i Şâhâne eğitiminden Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti örgütlenmesine, Mondros Mütarekesi sonrası siyasî hayatından güdümlü muhalefet amacıyla kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası'na uzanan yaklaşık 40 yıllık bir süreç ve farklı konular hakkında ilginç ipuçları sunan bu notlarda dile getirilen iki konu özel bir ilgiyi hakketmektedir. Bunlar, Terakki ve İttihad Cemiyeti'nin II. Meşrutiyet öncesi örgütlenmesi ve kısa ömürlü Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın faaliyetidir.
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU
|
 |
İNGİLİZ HANEDANI'NA RUS VE ALMAN KANI NASIL KARIŞTI?
Savaş 1914'te patlak verdiğinde Britanya kraliyet ailesinin ismi Alman karşıtlığına uygun olarak değiştirildi. Kraliyet ailesi Kuzey Almanya'da Hanover Hanedanlığı olarak bilinirdi ve bu, 11. yüzyıla kadar uzanan bir geçmişe sahipti. Ancak 1914'e gelindiğinde Londra'daki insanlar daksundları (ilk kez Almanya'da yetiştirilen bir köpek cinsi) taşlayıp Beethoven'ı yuhaladığında 'Hanover' ismi 'Windsor' ile değiştirildi.
Windsor adı Londra yakınlarındaki Thames Nehri üzerindeki meşhur kraliyet kalesinden geliyordu. Aslına bakılırsa, 'Hanover' ismi de tam anlamıyla doğru değildi; çünkü Kraliçe Viktorya 1840 yılında Saxe-Coburg-Gotha'lı başka bir Alman olan Prens Albert'la evlenmişti. Shakespeare The Merry Wives of Windsor [Windsor'un Şen Kadınları] başlıklı bir komedi kaleme aldığında, Alman İmparatoru II. Wilhelm görece başarılı şakalarından birini yapıp oyunun adının The Merry Wives of Saxe-Coburg-Gotha [Saxe-Coburg-Gotha'nın Şen Kadınları] olarak değiştirilmesini önermişti.
Ancak Alman etkisi güçlü kaldı: Şimdiki Kraliçe II. Elizabeth de Prens Philip ile evlidir. Philip'in soyadı Battenberg de 1914 yılında 'Mountbatten' olarak değiştirildi. Philip'in Waldeck - Pyrmont prensi olan kuzeni, Nazi toplama kamplarının birinin başındaydı. İngiliz kraliyetindeki Alman bağlantısı utanç verici olmaya başlamıştı.
NORMAN STONE
|
 |
MUSTAFA KEMAL, VAHDETTİN'LE ARASINDAKİ SIRRI AÇIKLIYOR
Gazi Mustafa Kemal tarafından kaleme alınan ve CHP Kongresi'nde 6 gün boyunca okunan Nutuk, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1927 Kongresi'nde "temel eser' kabul edilmiş. Yani o, Cumhuriyet'in temel ve tartışılmaz kitabıdır.
Ancak bana sorarsanız 'temel kitap' olması, tartışılmaz olmasını getirmemeliydi. Maalesef getirdi… İnkılap tarihçilerimizin ana hedefinin Nutuk'ta yazılanları doğrulama, yazılmayanları ise çürütme ve ekarte etme gayretkeşliği, tarihin yeniden okunmasının bu kadar çok konuşulduğu ve Kemalizmin çözülmeye yüz tuttuğu bir zaman diliminde bile bütün hızıyla devam ediyorsa varın 1930'ların halini siz düşünün. Daha da ilginç bir nokta, Nutuk'u yanlışlar veya yalanlar korkusuyla 1945 yılında kısmî demokrasinin gelmesine kadar neredeyse hiçbir ciddi hatıratın yayınına izin verilmeyişidir. Ali Fuat Cebesoy'un Millî Mücadele Hâtıraları'nın yayın tarihinin 1953 olması yeterince anlamlıdır.
MUSTAFA ARMAĞAN
|
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
OSMANLI RÖNESANSI FATİH'İN RÜYASI
31 Mayıs 1453 sabahından 28 sene sonraki vefatına kadar Sultan II. Mehmed, yeni fethettiği başkenti Konstantiniyye'yi yeniden inşa etmek ve nüfusunu artırmakla meşgul oldu. Askerlerine söz verdiği üç günlük yağmayı -birçoğu tarafından imkânsız olarak görülen Bizans başkentinin surlarını ele geçirmenin ödülü olarak- kısa kestirdikten çok kısa bir süre sonra bir zamanlar muazzam, o anda ise harap halde olan şehri hızla büyüyen Osmanlı Devleti'nin merkezi haline getirmeye yoğunlaştı.
Konstantinople, bir önceki yüzyılın büyük bir bölümünde bir İslam denizinin ortasındaki Ortodoks bir ada halindeydi. Osmanlı toprakları bu bölgeyi batıda Adriyatik Denizi'nden doğuda Orta Anadolu'ya kadar çevreliyordu. İstanbul fethedildiğinde Bizans, Rumeli ve Anadolu'daki birkaç küçük bölge dışında tam anlamıyla ortadan kaldırılmıştı. Fatih, kendi deyimiyle, "küçük savaş"tan "büyük savaş"a geçiş yapmıştı; bu, şehrin kalıntılarını emperyal arzularına uygun bir başkent haline getirme savaşıydı.
HEATH LOWRY İLE SÖYLEŞİ
|
ADNAN MENDERES'İN AVUKATI BURHAN APAYDIN ÖLÜMÜNDEN ÖNCE SON KEZ DERİN TARİH'E KONUŞTU:
"27 MAYIS DARBESİNİ ÖNLEYEBİLİRDİM"
KONUŞAN: BURCU BULUT
Burhan Apaydın, adı Adnan Menderes ile özdeşleşen, aldığı her davayı kazanan duayen bir avukat. Kendisiyle görüşmek üzere Fenerbahçe'deki evine doğru yol alırken elimde en son çıkan kitabı Adalet Savaşçısı'yla geçmişte yolculuk ediyorum. Tarih 27 Mayıs'ı gösteriyordu.
Evlerinin önüne geldiğimde kapıyı güler yüzüyle eşi Beyhan Apaydın açıyor. Beyhan Hanım, Demokrat Parti'nin kurucularından Mehmet Emin Develioğlu'nun kızı. Rahatsızlığından ötürü son zamanlarda pek de fazla konuşmayan Apaydın ile sohbetimiz başladığında ağzından çıkan her bir kelimenin tarihi aydınlattığına şahit oluyorum. Beyhan Hanım da bu tarihin çok önemli bir parçası olarak bize eşlik ediyor.
Sıradışı bir hayat öyküsü onunkisi. 27 Mayıs İhtilali'nden sonra İstanbul Barosu yönetim kurulunun yasağına rağmen Yassıada duruşmalarında Adnan Menderes için çarpışıyor, ta ki savunmadan alınıp kendisi de 27 Mayısçılar tarafından zindanlara atılıncaya kadar! "İşte o zindanlar beni bu hale getirdi, sağlığımı kaybettim" derken gözleri buğulanıyor.
BURHAN APAYDIN
|
 |
H. EMRE OKTAY: "TEK AMACIM BABAMI ŞEHİT OLARAK KABUL ETTİRMEK"
KONUŞAN: BEGÜM AYHAN
27 Mayıs öncesinde İstanbul Emniyet Müdürü olan ve Yassıada'da gördüğü işkencelerden dolayı hayatını kaybeden Faruk Oktay'ın oğlu psikolog H. Emre Oktay (d. 1947) babasının vefatıyla ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu. Ortaokul öğrencisiyken babasını darbeye kurban veren ve acısını ömür boyu yüreğinde taşıyan Oktay'ın en büyük hayali, babasını şehit olarak kabul ettirmek ve bu dünyadan bir şehit oğlu olarak göçmek…
H.EMRE OKTAY
|
 |
YUNUS EMRE'Yİ LATİNCEYE FATİH'İN ESİRİ KAZANDIRMIŞTI
15. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nu gezgin veya diplomat sıfatıyla ziyaret eden yabancıların yanı sıra yayınladıkları anı kitaplarıyla Türkler ve Türk kültürü hakkında son derece ilginç bilgiler veren savaş esirleri vardır.
1396 yılında Niğbolu Muharebesi'nde esir alınıp 1402'ye kadar Yıldırım Bayezid'in habercisi görevinde bulunan Alman asıllı Johann Hans Schiltberger bu savaş esirlerinin en çok bilinenidir. Anıları ölümünden sonra 1460'da yayınlanmıştır (Türkçesi: Türkler ve Tatarlar Arasında (1394-1427), İletişim, 1997).
1453 İstanbul kuşatması sırasında Sırp Despotu George Brankovic'in Osmanlılara destek amaçlı Voyvoda Jaksa Brezici komutasında İstanbul'a gönderdiği 1500 süvari arasında henüz 20 yaşlarında olan genç Konstantin Mihailovic de vardır. İstanbul'un fethinden sonra ülkesi Sırbistan'a dönen Mihailovic, Fatih Sultan Mehmed'in 1455'te Sırbistan'a yaptığı sefer sonunda ele geçirdiği Novo Brdo'da (Novoberde) bu kez Osmanlılara esir düşer ve devşirilerek yeniçeri olarak orduya katılır.
AHMET IŞIK DOĞAN
|
MAREŞAL ÇAKMAK İNÖNÜ'YE DARBE YAPACAKTI
Türkiye'de yakın tarihin en önemli siyasî olaylarından biri de Demokrat Parti'nin kuruluşudur. Tek Parti ve Millî Şefin siyaset sahnesindeki sonu demokratların iktidara gelişiyle gerçekleşti.
Bu süreç, ülkedeki demokrasi algısını 27 Mayıs'a rağmen değiştirerek vazgeçılmez bir temel atmıştır. DP'nin kuruluşunun perde arkasında yaşanan olaylar şimdi partinin ağır toplarından Refik Koraltan'ın bıraktığı notlarla gün yüzüne çıkıyor.
Partinin kurucularından Refik Koraltan, tutuklu bulunduğu dönemde, Yassıada yargılamalarında avukatlığını yapan kızı Ayhan Timurtaş'a yazdırdığı notlarla iktidara geliş süreçlerine ve 27 Mayıs'a kadarki siyasî atmosferin bilinmeyen cephelerine ilk kez farklı bir pencereden bakmamızı sağlıyor.
Koraltan'nın siyasî hayatını anlatan ilk eser olması bakımından önemli olan Demokratlar, DP'nin kuruluş hikâyesini detaylandırması ve bazı noktalarını ilk kez açıklaması açısından dikkate değer. Partisinin muhalefette olduğu 1947'de yapılan darbe teklifinin perde arkası ve valilerin DP'lileri CHP'nin talimatıyla nasıl fişledikleri belgelerle ortaya konuyor.
KAMİL MAMAN
|
 |
UŞAK OLAYLARININ TANIĞI İRFAN SALICI ANLATIYOR:
"İNÖNÜ'YE HAFİFÇE DEĞEN TAŞI GAZETELER BÜYÜTTÜ"
Bugüne kadar herkes Uşak Olaylarını kendine göre yazdı, çizdi. İsmet İnönü 1959'un 30 Nisan'ından 2 Mayıs sabahına kadar CHP Milletvekili Rıza Salıcı'nın Uşak'taki evinde misafir kalmıştı. Ve tam da o günlerde Uşak Olayları patlak verdi.
O tarihte Uşak'ta 4 milletvekili vardı: Avni Oral, Rıza Salıcı, Ali Rıza Akbıyıkoğlu ve Adnan Çalıkoğlu. Ama İnönü Uşak'a 46 CHP milletvekiliyle gelerek Büyük Ege Taarruzu'nu başlatmış oldu.
İrfan Salıcı Uşak'ta yaşayan bir sanayici. Babası Rıza Salıcı 1957-60 arası CHP Uşak milletvekiliydi. CHP'li bir aileden gelmesine rağmen hiçbir zaman particilik yapmayan 1929 doğumlu İrfan Bey Uşak Olayları hakkındaki sorularımızı cevaplandırdı:
KONUŞAN: SÜLEYMAN YEŞİLYURT
|
 |
 |
 |
AMA HANGİ HAYYAM?
Hüsrev Hatemi: "Hayyam ateistlerin bilgesi değildir"
Doğunun iyi anlaşılmamış, değeri bilinmemiş şairlerindendir Ömer Hayyam. Birçok kişi onu işi gücü dini ve din adamlarını küçük düşürmek olan bir meyhane hatibi sanır. Biz Hayyam'ın düşünce dünyasını çok yanlış tanıyoruz. Mesela şu rubâiyi okuyalım:
"Gönlüm, bana: 'İlahî bilgiyi öğrenme hevesim var. Eğer sen ona ulaştınsa bana ders verir misin?' dedi. 'Elif' diyerek söze başladım. Gönlüm de bana 'Artık hiçbir şey söyleme, eğer evde bir kişi varsa, tek harf söylemen, onun tanıyıp kapı açmasına yeter' dedi."
Mahmud Erol Kılıç: "Ya birçok Hayyam var yahut çok yönlü bir Hayyam"
Ebu'l-Feth Ömer b. İbrahim Hayyam (439 / 1048 - 517 / 1126) ilmî kimliği en fazla tartışılan düşünürlerden biri. Bir kere şiir alanında tıpkı bizim Yunus Emre'miz gibi ortada birden fazla Hayyam olduğu kesin. Şiirin haricindeki alanlardaysa yine ya birden fazla Hayyam var veyahut çok yönlü tek bir şahsiyetle karşı karşıyayız.
Metafizikçi, matematikçi, astronom, danışman, sufi vs. Mesela Gazzali'ye matematik öğreten, ona İbn Sina'nın İşârât kitabını okutan, Nâsır-ı Hüsrev'in arkadaşı metafizikçi Hayyam var. Bu Hayyam'ın Özgür İrade ve Determinizm (Cebr ve Beka) ve Ontoloji (Külliyat-ı Vücud) üzerine risaleleri var.
GÖRÜŞ: PROF. DR. HÜSREV HATEMİ - PROF. DR. MAHMUD EROL KILIÇ
|
TARİHTEKİ HZ. ALİ KİMDİ?
İslamî tebliğin başlangıcından bu yana pek çok hadisede etkin rol oynaması sebebiyle Hz. Ali, hakkında en çok atıf ve tartışma yapılan şahsiyetlerdendir. Onun Müslümanlar arasında çatışmalı bir gündem konusu olmasının asıl sebebi ise tarihî kişiliği değil, daha ziyade siyasî kişiliğidir.
Öyle ki, zamanla kendisinin siyasî konumu ve politik tercihleri adeta tarihî kişiliğinden koparılmış, böylece Hz. Ali farklı bir şahsiyet haline getirilmiştir. Başka bir ifadeyle, tarihî/gerçek Hz. Ali'nin yerini siyasî-dinî mezheplerin şekillendirdiği ve zamanla kendileştirdiği kurgusal Hz. Ali almış, hatta zamanla neredeyse her siyasî fırka ve mezhebin kendine göre bir Hz. Ali anlayışı oluşmuştur.
Özellikle vefatından çok sonraki dönemlerde sistemleşen çeşitli fırka, mezhep, hatta tarikatlar varlık, görüş ve prensiplerini onun siyasî-dinî şahsiyeti üzerine bina etme ihtiyacı duymuşlardır. Bazen de onun kişiliği, görüşleri ve siyasî konumu Şia'da olduğu gibi inanç esaslarına dahil edilmiştir.
ADEM APAK
|
 |
NASİHAT HEYETLERİ'NİN AKİL İNSANLARDAN FARKI NE?
Son günlerin en flaş gelişmesi, Akil İnsanlar Heyeti'nin teşkili. Heyetin varlığı kadar üyelerinin kimlikleri de dikkat çekici. Her düşünce, inanç ve meslek grubundan isim mevcut heyette. İşleri de o kadar kolay değil. Öyle ya, Türkiye'ye ayak bağı olan terör ve buna bağlı olarak gelişen Kürt sorununun çözümünü kolaylaştıracak ve en önemlisi, halkı dinleyerek onları çözüme hazırlayacak bir girişimin aktörleri onlar.
Mevcut hükümetin girişimi olarak başlayan bu hareket, hemen muhalefetin tepkisini çekti. İlk tepkiler, Akil İnsanlar Heyeti'nin Mütareke döneminin Nasihat Heyetlerinden (Heyet-i Nasîha) farksız olduğu şeklinde idi.
Acaba öyle miydi? Yoksa tipik ve aynı zamanda negatif bir Türk siyasî muhalefet söylemi ile mi karşı karşıya idik?
MUSTAFA BUDAK
|
OSMANLI EYALETLERİ NASIL YÖNETMİŞTİ
Çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti'nin taşra idaresinde eyalet dışında çeşitli idarî birimler vardı. Yarı bağımsız sayılabilecek birimlerden Raguza (Dubrovnik) Cumhuriyeti Edirne'nin fethinden hemen sonra Osmanlı Devleti'nin haraçgüzarı olmuş ve bu durum 1806'da Fransızların işgaline kadar devam etmiştir.
Fatih Sultan Mehmed Ege adalarını fethederken itaat eden Sakız Cumhuriyeti'ni haraçgüzar olarak bırakmış, bu durum 1566'ya kadar sürmüş, vergisini göndermeyi ihmal edince merkeze bağlanmıştır.
1475'te Osmanlı himayesine giren Kırım Hanlığı ise 1774'e kadar varlığını sürdürmüş ve 9 yıl sonra Rus işgaline uğramıştır.
1517'de Memlük Sultanlığı'nı ilhak eden Osmanlılar Mekke-i Mükerreme'nin idarî yapısını değiştirmemişler, bu kutsal belde Emirlik olarak adeta yarı bağımsız bir şekilde varlığını 19. yüzyıla kadar sürdürmüştür.
ABDÜLKADİR ÖZCAN
|
 |
ALİ RIZA EFENDİ HAKKINDA NE BİLİYORUZ?
Mustafa Kemal üzerine birçok enstitü, hatta resmî kurum bulunmasına rağmen kendisi ve ailesiyle ilgili resmî kaynaklarda yer alan malumatta hala çok ciddi problemlerin var olduğu gözlemlenmektedir. Özellikle babası Ali Rıza Bey ile ilgili bilgiler bir hayli sınırlı.
Burada elbette bağcıyı döğmek gibi bir amacımız yok. Rıza Nur'un kabul edilemez, spekülatif iddialarını da kesinlikle dillendirmeyeceğiz. Ancak Mustafa Kemal'in babası Ali Rıza Bey gibi bir şahsiyetle ilgili hala birçok karanlık noktanın bulunması düşündürücüdür.
Resmî kaynaklarda verilen bilgilerde 1255/1839'da doğduğu ve gümrük/rüsumat memuru olduğu, Mustafa Kemal'in o devirde, Zübeyde Hanım'ın arzusunun hilafına mahalle mektebinde değil, Avrupaî tarzda eğitim veren Muallim Şemsi Efendi'nin mektebinde okumasını arzu ettiği ifade edilmekte, bunun dışında başkaca bilgi verilmemektedir.
MÜFİT YÜKSEL
|
TOPAL OSMAN'I KAHRAMAN, ALİ ŞÜKRÜ'YÜ SUÇLU İLAN EDEN FİLM
TARİHLE BÖYLE Mİ YÜZLEŞECEĞİZ?
Atatürk'ün Fedaisi Topal Osman filmini merakla bekliyordum. Öyle ki 300 km yol kat edip Konya'da gösterimin yapıldığı merkeze koştum. Sabah 11:45 seansında adeta özel gösterim gibi tek başıma izleyişim filmin albenisinin bir göstergesiydi aslında. Lakin hayal kırıklığı ve filmin ne amaçla çekildiğine ilişkin soru işaretleriyle çıktım salondan.
Sinemacı ya da film yapımcısı olmadığım için teknik özellikler hakkında yorumda bulunmayacağım. Fakat dikkatli bir izleyici olarak filmde konu bütünlüğünün sağlanamadığını, 1920'de yaşanan bir olayın üzerinde durulurken daha nasıl sonuçlandığı anlaşılmadan 1923'e geçildiğini ya da 1912'den 1919'a zıplanmasının saçmalığını, 1. Dünya Savaşı'nın "es" geçildiğini, böylece tarihî bir bütünlük sağlanamadığını söylemek zorundayım.
Bu dönemin atlanmasının nedeni olarak Osman Ağa ile ilgili hoş şeylerin yaşanmaması gösterilebilir. Bu da filmin neden çekildiği hakkında bir ipucu vermektedir: Osman Ağa'yı kahramanlaştırmak ve aklamak amaçlı bir filmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim.
İSMAİL AKBAL
|
 |
OSMANLI İSTANBUL'UNDA MESİRE YERLERİ
Fethin hemen ardından hızla Türkleşmeye başlayan İstanbul'da halkın yeşillik alanlara ve açık havaya çıkma ihtiyacı baş göstermişti. Bu yerlerde aranan şartların başında, içinden bir akarsuyun geçmesi geliyordu. Ayrıca serin gölgelikler sağlayan ağaçlar ve yeşil çimenlerin bulunması da önemliydi.
Bazı kaynaklardan anladığımıza göre şehrin içinde en eski mesire yeri, Trakya yönünden gelerek Aksaray Meydanındaki bir vadinin dibinde 90 derecelik dönüşle Marmara'ya akan derenin kenarında bulunuyordu. İlk çağda Latince adı Lycus olan, sonraları Ligos'a dönüştürülen bu akarsu 17. yüzyıldan itibaren Bayrampaşa Deresi olarak anılmıştır. Bugünse yatağından metro hattı geçmekte, üstünde de Vatan Caddesi bulunmaktadır.
Bu derenin çevresinde, bilhassa batıya yakın kesiminde vaktiyle yoğun ağaçlık alanların bulunduğu tahmin ediliyor. Nitekim 10. yüzyılın başlarında burada Hz. Meryem'e ithaf edilmiş bir kilise olan Lips Manastırı kurulmuştu.
SEMAVİ EYİCE
|
SUYA GEÇİT VEREN BOYNU BÜKÜK BEKÇİ: MUSLUK
Ab-ı hayatı kilometrelerce öteden avuçlarımıza ulaştıran boynu eğri, minicik bir kapıdır musluk. Tevazu sahibidir, bir kez olsun kibirle diklendiği görülmemiştir. Başını eğer, işine bakar. Kendisini derelerden kana kana içmekten firar edeli beri bize ulaşmak için yollara düşen, yaz-kış demeden ayağımıza gelen suyun geçişine izin veren yaldızlı bir bekçidir hem de.
Musluk, su akan borunun Arapça karşılığı olan "maslak" kelimesinden gelir. Şemseddin Sami, Kamus-i Türki'de onu "suyu istenildiği vakit akıtıp istenildiği vakit kapamak üzere çeşme vesaireye takılan burma" diye tanımlar. Hatta musluk, burularak açılıp kapandığı için önceleri "burma" diye adlandırılırmış.
Su muslukları kullanıldıkları yere ve şekillerine göre çeşme, sebil, hamam, semaver ve kazan muslukları şeklinde sınıflandırılırdı. "Taharet musluğu" denilen ara musluklar da vardı. Tuvalette kullanılan bu musluklar, Arapça "temiz" anlamına gelen "tahir" kelimesinden türemiştir.
ŞEYMA AYDIN
|
 |
DERİN HAYATLARI TANIMAK
Batılının biri, büyük imparatorluklar intihar eder, diyordu ki çok doğru ve enteresan bir tespittir. Aslında bizi de (Osmanlı) intihara teşebbüs ettirmişlerdir." Bu sözler merhum Ziya Nur Aksun'a ait. 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bu değerli kültür insanının tespitleri bir zamanların ünlü Marmara Kıraathanesi'nden yurt sathına yayılmış, nice nesillerin milliyetçi fikirlerle donanmasına katkıda bulunmuş. Şimdi de o günden bugüne çizgisini bozmamış olan Ötüken Neşriyat tarafından kitaplaştırılarak tarihin sinesine havale ediliyor: Bir Millet Mistiği: Ziya Nur Aksun.
İçinde bu "akil adam"ın çocukluğu, üniversite yılları, iş hayatı, düşünceleri, mektupları vs. mevcut. Tercüman gazetesinden eski yazar arkadaşımız olan kardeşi Belma Aksun Hanım tarafından kaleme alınmış, ellerine sağlık.
MİM KEMÂL ÖKE
|
|
 |
|
 |
|
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
 |